“Zaten ineceğiniz durağa varmışken neden otobüse biniyorsunuz?”
Üç arkadaş şüphelerinin ve kısmen de korkularının gerçek olduğunu duyduklarında ilginç bir şekilde rahatlama hissettiler. Evet belki daha tehlike altındaydılar ancak en azından bazı şeyler netleşmişti. Üstelik artık kaçmaktan da bıkmışlardı. Üç arkadaş sessiz bir anlayış içerisinde birbirlerine baktılar. Artık kaçmak değil derinlere dalma zamanı gelmişti.
Görevler hızla paylaşıldı. İbrahim Canberk’i arayıp var olan silah ve türlü edevatı aldı. Toplam üç tabanca, ki bunlar zaten onlardan alınan silahlardı, cep telefonu, uzaktan kumandaya benzeyen bir alet, kendilerini bağlamakta kullandığı iplerden yarım düzine kadar ve içi paradan çok kartla dolu bir cüzdan bulmuştu.
Şule elinde silahla binanın kapısında bekliyordu. Yaptıkları bu ufak hareketliliğin birileri tarafından fark edilip edilmediğini kontrol ediyordu. Tehlikeye bu kadar yakınken böyle bir hamle cesurca olmaktan çok aptalcaydı. O an için sadece duygularıyla, oldukça olumsuz duygularla hareket etmişti. Yine de bundan bir yarar sağlayabilirlerdi. Sadece birileri fark etmediyse...
Gökhan, Canberk’in hareket etmeyeceğinden emin olma görevini almıştı. Büyük ayağı, ağır cüssesini bu tıknaz adamın üzerine odaklıyordu. İbrahim ipleri bulduktan sonra da önce onu yüz üstü yatırmış, sonra da ellerini arkada bağlamıştı. Canberk baştan biraz direnir gibi olmuştu ancak Gökhan ağırlığını arttırınca nefesi kesilmiş ve teslim olmuştu. Hemen hemen bir buçuk dakika içinde harekete geçmeye hazırlardı.
Gökhan Canberk’i sol yanına alarak koluna girdi. Sağ elinde silahını tutuyordu. Sağ bileğini kendi beline, namluyusa Canberk’in sağ böbreğine dayamıştı. Şule önden gidiyordu. Silahını arkasına saklamıştı. Etrafı kolaçan ediyordu. İbrahim en arkadaydı. Arkalarını kolluyordu. Silahını saklama gereği duymuyordu. O görünene kadar zaten diğer ikisi görünmüş olurdu ve muhtemelen birşeyler döndüğü anlaşılırdı.
“Planınız ne?” Canberk her zamankinden daha boğuk sesiyle sordu. Aldığı darbe ve yaşadığı acı nedeniyle gözleri hala ıslak ıslaktı.
“Planımız senin bizi içeri sokman ve kimseyle karşılaşmamızı sağlaman.” Daha söylerken bile Şule’ye mantıklı gelmemişti.
“Yeterince basit. Peki sonra?”
“Bize ne olduğu hakkında yeterince bilgi almak, bu işin içinde kimler olduğunu bulmak, onları vurmak, Mert’i ayrıca bulmak ve onu ayrıca vurmak.” Gökhan sinirine hakim olmayı bırakmış sadece sesini dizginlemeye çalışıyordu.
“O mercedesteki adamları da unutma.” diyerek katıldı İbrahim. O kadar da sinirli olmasa da arkadaşını sakinleştirmeye çalışmak için iyi bir zaman olmadığının da farkındaydı.
“En azından o konuda Mert biraz yardımda bulunmuş.” Şule kırık bir gülümsemeyle muhabbete katıldı.
“Bu yüzden elimden geldiğince acısız öldürücem.” Gökhan biraz olsun sakinlemeye çabalamaya başladı. İçeride her neyle karşılaşacaklarsa bu kolay kolay atlatacakları bir şey olmayacaktı. Belki de vazgeçmek için çok geç değildi? Kimi kandırıyordu. Tabi ki çok geçti. Bu onların kararı hiç olmamış olsa da artık boğazlarına kadar batmışlardı.
Şule onu durdurmadan hemen önce Canberk’in girmek üzere olduğu binaya yönelmişti. İçeri girdikten sonra dönüp Canberk’e baktı. Adam başıyla sol tarafı işaret etti. Şule takip etti. Üç arkadaş yeni girdikleri bu binanın içine bir göz attıklarında ilk başta herşey kendi saklandıkları binayla aynıydı. Aynı pis koku, aynı dağınıklık, çöp yığınları... biraz daha dikkatli bakınca aslında bunları suni oldukları anlaşılıyordu. Birisi oraya çöp atmamıştı. Birisi orada çöp olsun diye çöp koymuştu. Her ayrıntıda bir miktar yapmacılık vardı. Doğru yerdeydiler.
Şule grubun iki adım önünden yürüyordu. Her odayı kontrol ediyor, kontrol ettikten sonra Canberk’e bakıyordu. Her seferinde Canberk kafasını iki yana sallıyordu. Derken üçüncü çift kapıya geldiklerinde Şule yine aynı gergin haliyle kapıya yaklaştı, sırtını kapının çerçevesine dayadı, silahını güçlü bir şekilde kavradı. Tam kafasını uzatıcaktı ki dışarıdan bir araba sesi duydu. Sokakta patinaj çekerek gidiyordu. Caddenin aşağısındaki gece klüplerinden çıkan bir genç olmalıydı. Şule baştan geçmesini beklemeyi düşündü, sonra arabanın sesinin dikkat dağıtabileceği için fark edilme olasılığını azaltacağını düşündü. Vakit kaybetmeden kafasını içeri uzattı. Bina sokağın yanında olmasa da bu oda ucundan da olsa sokağı görebiliyordu. Her ne kadar Şule bulunduğu köşeden arabayı göremese de arabanın farları içeri sızmıştı ve çöp yığınının içinde cam bir şeyi parlatıvermişti. Eğer far, o parlama olmasa asla fark edemeyeceği birşeyi gördü Şule. O yığının içinde bir kamera vardı.
Hızla kafasını geri çekti. Ne yapabileceklerini düşündü. Kameraye fark edilmeden odaya girmek bir yana koridorda bile ilerleyemezlerdi artık. Arkasını dönüp baktığında herkes dona kalmıştı. Canberk’se suratında yine o pis sırıtış kafasıyla onaylıyordu. Şule sessiz adımlarla Canberk’e yaklaştı. Silahı artık orada olmayan burnun üzerindeki sargıya dayadı ve tehlikeli bir tıslamayla sordu:
“Nasıl giricez?” Canberk acıyla yüzünü buruşturdu.
“Atlatmanın bir yolu olduğunu mu düşünüyorsun? Varsa da ben bilmiyorum. Görevlilerin kameradan çekinmesine gerek yo...” Şule silahının kabzasıyla çenesine vurduğu için susmak zorunda kalmıştı. Cümle ufak bir iniltiyle bitmişti. Şule neden bu kadar agresifleştiğini bilmiyordu ama hoşuna gitmeye başlamıştı.
“Nasıl giricez?” bu kez sesi daha sakindi. Yine de tehlikeli...
“Kamerayı vur ve o sırada kameraya kimsenin bakmaması için dua et. Görünmezsen teknik bir arıza olduğu düşünülür. Bakan varsa hepinizin işi biter.”
“Senide bizimle birlikte götürürüz unutma.” dedi Gökhan silahıyla böbreğini dürterken. Şule derin bir soluk aldı. Silah kullanmak konusunda bir deneyimi yoktu. Üstelik son ateş ettiğinde de birisini vurmuştu. Bunu yapmak istemiyordu. Ne yapacağını bilemez bir şekilde kalakaldı. İbrahim arkadaşının tereddütünü fark etti. Seri ama hafif adımlarla kapıya ilerledi. Tam şansını deneyecekti ki Şule omzundan tuttu.
“Gördüğüm için şanslıydım. Riske edemeyiz. Ben vurmalıyım.” Silahını iki eliyle tuttu ve kapıdan içeri dönerek ateş etti. Tek atış yapmamıştı. Susturuculu silah neredeyse hiç ses çıkarmadan peş peşe dört atış yaptı. Neredeyse hiç biri isabet etmedi ama vurduğu çoğunluğu kağıt olan çöpler mermilerin etkisiyle uçuştular. Yatıştıklarında kameranın önünde görülmelerini engelleyecek kadarı yığılmıştı.
“Bu da iş görür.” dedi İbrahim içeri bir göz attıktan sonra. Herkes odaya girince Şule bir kez daha Canberk’e döndü:
“Şimdi nereye?” Canberk başıyla kameranın arkasındaki köşeyi işaret etti. Şule duvarı inceledi ve çatlaklardan birisinin biraz daha geniş ve daha düzgün olduğunu kolayca fark etti. Canberk’in üzerinden çıkan cizdanı aramaya başladı. Kredi kartlari, çeşitli üyelik kartları ve bir tane tamamen boş beyaz bir kart. Şule sadece bir an için tereddüt etti. O kartı aldı ve yuvaya yerleştirdi. Kart bir anda yeşil ışıklar saçmaya başladı. Işık söndüğünde üç kesik tıkırtı duyuldu. Sonra da sadece sessizlik.
“Neler oluyor?”
“Kart parmak izini tarayarak cihaza iletir. Kartta kayıtlı olan ve taranan izler sistemde karşılaştırılır. Uyarsa kapı açılır.”
“Bu durumda kartı senin takman gerekiyor?”
“Evet” Sesi ne kadar boğuk olursa olsun sinir bozmayı iyi biliyordu. Şule kartı verdi ancak ellerini çözmedi.
“Arkanı dön ve öyle tak.”
“Biraz fazla yüksekte kalıyor.”
“Ya bir şekilde uzanırsın ya da kaçmayacağından emin olmak için seni bacağından vurur öyle ellerini çözerim.” Canberk’in sırıtan yüzü biraz asıldı ancak dediklerini yaptı. Bir şekilde kartı yerine taktı. Aynı tıkırtılar bir daha duyuldu ancak bu kez dört kere olmuştu. Tam köşedeki döşemeler neredeyse hiç ses çıkarmayarak on santim kadar aşağı gömüldüler sonra ikiye ayrılarak derinlere inan bir dikey tüneli ortaya çıkardılar. Topu topu iki metre genişliğindeki tünelde oldukça ilkel görünen bir merdiven vardı. Nereye kadar indiği görünmüyordu. Bu karanlıkta en fazla iki ya da üç metre aşağısı görünüyordu
Anime Filmleri
Anime OVA
Anime Serileri
Denemeler
Fantastik Edebiyat
Çizgi Roman
Batı Sineması
Uzakdoğu Sineması

