...On beş dakika sonra labaratuardan çıktıklarında İki arkadaş tüm geceyi unutmak istemeyi bir kenara bırakmış, sadece yarın ki gün doğumunu da görebilecek kadar yaşamayı umabiliyorlardı.
Sabah dokuz sularıydı. Hava sabahın ayazıyla pırıl pırıldı. Sanki yüz metre yukarıda hava bile buz tutmuştu. İki arkadaş yanlarında yeni müttefikleri, üstlerinde sıcak tutan yeni askeri üniformalarla birlikte yine yollardaydılar. Canberk’te onları civar karakollardan birinden gelen askerler olarak gösteren sahte belgeler vardı. Herşeye rağmen belki de Mert haklıydı. Bu iş tahmin ettiklerinden daha kolay olabilirdi.
Mert “sadedece Canberk silah taşıyacak” demişti. Jandarma kılığına gireceklerini duyduklarında silah taşıyacaklarını düşünüp sevinmişlerdi ancak Mert aptal değildi. Ne kadar yorucu bir gece geçirmiş olsa da dakikalar önce söylediği bir sözü unutacak birisi değildi. İki arkadaş da sıhhiye subayı kılığındaydılar ve sadece bellerinde birer kuru sıkı tabancaları vardı. Canberk’te ise bir tabanca bir hafif makinalı tüfek vardı. Bunlar sadece görünen ekipmanlarıydı.
“Şimdi nereye?” diye sordu Gökhan.
“Öncelikle şu arabayı bulduğum yere gitmek istiyorum. Bir kaç ip ucu bulabiliriz.” Canberk çoktan yürümeye başlamıştı.
“Neden ilk bulduğunda incelemedin?” diyerek İbrahim yeni yeni yağmaya başlayan kardan dikkatini çekti ve konuşmaya katıldı.
“Çünkü arabayı bulduğumda orada değildim. Labaratuarda bir odada oturmuş şehirdeki kameraları izliyordum. Otoparkın kameralarını incelerken arabayı gördüm. Hepsi bu.”
“Şehirde kameralarınız mı var?” Gökhan yine her zamanki şüpheciliği ve yarı alaycılığla muhabbete dahil oldu.
“Hayır bizim kameralarımız değil. Şehirde nerede bir kamera sistemi varsa bizim çocuklar o sisteme ufak bir ekleme yapar. Kameralar aynı zamanda bizim için de çalışmaya başlar.”
“Peki ya bu ekleme fark edilmiyor mu?” Gökhan’ın kaşları şüpheyle çatılmıştı.
“Bazen çok yaklaşıyorlar. Telefonlarını dinliyoruz. Eğer bir arızayla ilgili ararlarsa bizim çocuklar gidiyor. Buna rağmen bazen gözden kaçan durumlar oluyor. O zaman da genellikle aparatımız fark edilmiyor. Çok nadir durumlarda işler olması gerektiği gibi olmuyor ve bizi biraz uğraştırıyor.”
Arkadaşların bu noktadan sonra soru sormaya istekleri kalmadı. Hedeflerine varana kadar sadece üzerine bastıkları karın gıcırdayan sesi vardı. Yağmaya başlayalı sadece bir kaç dakika olmasına rağmen ortalık beyazlamaya başlamıştı bile. Rüzgarsız havada giderek irileşen kar taneleri şehrin çirkin görünen köşelerini yavaş yavaş örtüyor, sahte ancak güzel bir manzara sunuyordu.
Ortalıkta kimse kalmamıştı neredeyse. Sadece gece yarısına yakın saatlerde Canberk’i gördükleri Arı Sineması’nın önüne geldiklerinde bir grup polisle karşılaşmışlardı. İbrahim kendilerini dairede kıstıran polislerden birisi aralarında olur korkusuyla kafasını hiç kaldırmamış, kapşonunun altına saklamıştı. Ters bir durum olmamış Canberk adamlara jandarmanın işi devralmaya geldiğini söylemiş ve kendilerinin artık ayrılabileceklerini söylemişti. Polisler bu müjdeli haberi büyük bir sevinçle karşılamış, onlar yaklaşırken kendi aralarında “deprem aslında önceden tahmin edilemez, bu işin altında başka bir iş var” tarzı ilerleyen muhabbeti unutmuşlardı.
Saat dokuz buçuk gibi kapalı otoparka gelmişlerdi. Tüm şehiri bu saatlerde bomboş görmek, karın oluşturduğu bembeyaz manzaraya rağmen ürperticiydi. Canberk bir etrafa bakındı ve cebinden daha önce de gördükleri o kumanda benzeri aleti çıkardı. Cihazı girişteki hırsız alarmına doğrulttu ve bir tuşa bastı. Cihazın yanıp sönen ışığı bir anda söndü.
İçeri girdiklerinde içeride neredeyse hiç araba olmadığını gördüler. Orada burada iki ya da üç tane araba vardı. Ya sahipleri uyarıyı aşırı ciddiye almış ve arabalarını bile almadan panikle kaçmıştı ya da hiç ciddiye almamış evlerinde uyuyorlardı.
Otoparkın üçüncü katına geldiklerinde bu katta diğer kattakilere oranla daha fazla araba olduğunu fark ettiler. Hızlı bir bakışla dokuz tane saydı İbrahim. Tam ortada siyah mercedes kendisini belli ediyordu. Hatta gereğinden fazla belli ediyor diye düşündü İbrahim. Eğer saklamak isteseler daha kenara bir yere park edebilirlerdi. Ya da en azından üstüne bir şey örtebilirlerdi. Canberk etrafına bakınıyordu. Arabaya doğru yaklaşmak konusunda tereddütleri var gibiydi.
“İçimde garip bir his var. Bir şeyler yanlış.” dedi en sonunda. İbrahim başıyla onayladı. Yine de buraya kadar ayakta dikilmek için gelmemişlerdi. Ağır adımlarla arabaya doğru yaklaşmaya başladılar. Henüz sadece on beş adım atmışlardı ki kattaki arabaların ilkinin yanına geldiler. İçeride birisi vardı. Üç adam aynı anda tepki verdiler ve silahlarını çektiler. Her ne kadar ikisi kuru sıkı olabilirdi ama karşı taraf bunu bilmedikten sonra yine de işe yarayabilirlerdi. Arabanın içinde oturan adam tepki vermedi. Canberk, İbrahim’e kapıyı açması için işaret etti. İbrahim kapıyı açtığında içerideki adamın uyumakta olduğunu fark ettiler. İçeri de İbrahim ve Gökhan’a tanıdık gelen ekşi bir koku vardı.
“Uyutulmuş. Bu gaz....” Canberk arkadaşların bakışlarından zaten bildiklerini anladığı için açıklamasını yarıda kesti.
“İyi de neden?” İbrahim’in sorusu hiç beklenmedik bir kaynaktan cevaplandı.
“Çünkü bu sayede rehineleri el altında bulundurmak daha kolay.” Yirmi adım ileride bir adam arabaların arasından çıkmıştı. Gökhan ve İbrahim bu yüzü sadece bir kez görmüş olsalar da hemen tanıdılar. Bu mercedes’teki adamlardan birisiydi. Kalan iki kişiden biri. Elinde sağ elinde ucunda susturucu olan bir tabanca vardı. sol elinde ise Canberk’in buraya girerken kullandığına benzeyen kumandamsı cihaz vardı.
“Diğeri nerede?” Bu cevabı gelmeyecek soruyu Canberk sormuştu. Düşünmek için zaman kazanmaya çalıştığı o kadar barizdi ki bunu iki arkadaş bile fark ettiler. Karşılarındaki bu orta yaşlı adam tereddüt etmedi ve silahını ateşledi. Mermi keskin bir ıslık sesi çıkararak ilerledi ve Canberk’in alnına saplandı. İki arkadaş suratlarına püsküren kanla bir anda sersemlediler. Silahlı adam, iki arkadaş kendilerine gelemeden elindeki cihazın bir tuşuna bastı ve cihazdan inanılmaz derecede tiz bir ses çıktı. Tıpkı Mert’le labaratuarda karşılaştıklarında Mert’in kullandığı cihazdan çıkan sese benziyordu. İki arkadaş kulaklarını tutarak diz çöktüler.
Direnmeye çalışsalar da bu ses çok daha yüksekti ve garajda yankılanıyordu. İki arkadaşında başları sanki ikiye yarılacakmış gibi ağrıyordu. Gökhan güç bela üzerine yürüyen adama nişan aldı ve silahının kuru sıkı olduğunu unutarak ateş etti. Adam bir an tereddüt ettiyse de silahın kuru sıkı olduğunu anladı. Ve yürümeye devam etti. Silah sesi tiz siren sesini bir anlığına engellemiş olsa da ağrı gider gitmez geri geldi ve dalganın kara vurması gibi beyinlerine egemen oldu. Gökhan kendini sakınmaya çalışsa da göstere göstere gelen adam tarafından yakalandı ve ensesine indirilen bir darbeyle kendinden geçti.
İbrahim, başı çatlayacak kadar çok ağrısa da direnmeye çalışıyordu. Gökhan’ın kendinden geçtiğini görünce tüm gücünü topladı ve kendisini adamın üstüne fırlattı. Yaşlı adam bu öfkeli gencin karşısında fazla direnemedi. İbrahim bu kumanda benzeri cihazı yerden rakibinin elinden söktü. Tuşların yanlarında ufak ışıklar vardı ve bu ışıklardan sadece birisi kırmızı kırmızı parlıyordu. İbrahim o tuşa bastı ve siren sustu. İbrahim vücudunu saran rahatlamanın tadına varamadan arkasından sinsice yaklaşan diğer rakibi tarafından gafil avlandı ve ensesine aldığı darbeyle bilinçsizliğini karanlık derinliklerine daldı.
İki arkadaş bir süre sonra enselerinde iğrenç bir ağrısıyla uyandılar. Camları karartılmış, rahat bir arabanın arka koltuğundaydılar ve elleri bağlıydı.
Anime Filmleri
Anime OVA
Anime Serileri
Denemeler
Fantastik Edebiyat
Çizgi Roman
Batı Sineması
Uzakdoğu Sineması

