Neredeyse Mükemmel Bir Gün

Bölüm No 4
Yazar Meriç Tanzer
Yazıldığı Yıl 2009

            Mutluluğun tanımı nedir? Hafızamızı taradığımızda neden mutsuzluklarımız çok netken mutluluklarımız belirsizdir? Mutluluğa ulaştığımız anda onu kaybetmekten korkmaya başlamamız mıdır mutluluğumuzu silikleştiren?

 

 

Bahar güneşi kendisinden beklenmeyecek kadar sıcaktı. Serin sahil rüzgarının yanında bu kesinlikle şükredilen bir şeydi. İnsanlar yeni yeni güzelleşen havanın tadını çıkarmak için sahile doluşmuşlardı. Çok kalabalık değildi belki ama yine de bir insan yoğunluğu olduğu da inkar edilemezdi.

            “Yeterince iyi.” diye düşündü Bülent. “Her zaman takıldığımız yerlerden daha az kalabalık.”

            Bir çaybahçesinde yan yana oturmuşlardı. Bülent, kolunu Yağmur’un omzuna atmış, Yağmur da başını omzuna dayamıştı. Birlikte deniz manzarasının tadını çıkarıyorlardı. Sıcakcık güneş onları adeta bir battaniye gibi sarıyor ama asla aşklarının sıcaklığının ısıttığı gibi ısıtamıyordu. Rüzgarın serinliği ise onlara dokunamıyordu bile.

O an için, tam bir sessizlik içinde, birlikteydiler.

Kızın kokusu Bülent’in burnunu dolduruyordu yine. Gerçi bu gün biraz farklıydı. Tıpkı kızın ruh hali gibi biraz buruktu. Bülent, Yağmur’un moralinin bu kadar güzel bir günde neden bozuk olduğunu düşündü. Tam aklında o formüllerle dolu kağıt süzülmeye başlamıştı ki Yağmur konuştu:

            “Sanırım ben o formüllerin ne olduğunu biliyo...”

Alçak, ancak yine de rahatsız edecek kadar keskin bir ses Yağmur’un sözünü kesti ve herşey bir anda kırmızıya boyandı. Kare desenli masa örtüsü, Bülent’in omzu, kolları, üzerindeki penye...

Yağmurun kafası sert bir şekilde önüne düştü. Kızıl saçları dağılmıştı ve o tatlı kızıl tonun içinde daha derin kızmızı lekeler vardı. Kan, lav gibi yol yol akıyordu. Lavın kendisinden daha sıcak, daha yakıcı...

Bülent, kollarında sevdiğinin cansız bedeniyle öylece donmuştu adeta. Tek düşünebildiği bunu kimin yapmış olduğuydu. Kafasını kaldırdı ve susturuculu bir silahın namlusuyla karşılaştı. Silahı deri eldivenli bir el tutuyordu. Siyah eldiven ve siyah ceket kolu arasından beyaz bir gömlek manşeti parlak güneşin altında göze batıyordu. Bülent, bakışlarını biraz daha yukarı kaydırdığında da katille göz göze geldi. O bardaki güneş gözlüklü adamdı. O keskin ses bir kez daha duyuldu ve Bülent refleks olarak kendini yana attı.

Alnına bir acı duydu.

Gözlerini açtığında evinin salonunda yerde yattığını fark etti. Herşeyin sadece bir rüya olduğunu anladığında derin bir nefes verdi.

Alnının hala acıyor olması ise biraz şaşırtıcıydı. Elini götürüp dokunduğunda alnında ufak bir parça derinin soyulmuş olduğunu fark etti ve eline bir ıslaklık bulaştı. Şüphesiz düşerken bir yere çarpmıştı ve şimdi kanıyordu. Bir yere damlatmamaya özen göstererek banyoya koştu. Aynada incelediğinde eliyle hissettiği kadar büyük bir şey olmadığını fark etti. Hemen yıkayıp bi yarabandı yapıştırdı. Çok komik göründüğünü düşündü ama yapabileceği bir şey yoktu. Alnında kırmızı bir izle gezmek daha komik olacaktı.

Yarasıyla ilgilenmeyi bitirince salona geri döndü. Televizyon hala açıktı, anlaşılan izlerken uyuya kalmıştı. Sehpahanın üzerinde yarısı yenmiş portakal duruyordu ve bu buruk kokusu Bülent’in rüyalarını tetiklemişti.

Bülent tüm bunları soğuk mantığıyla inceleyip birbirine anlamlı bir şekilde bağlasa da rüya çok ekileyiciydi. O kadar gerçekçiydi ki hala kalbi hızla atıyor, mantıkla vardığı sonuçları anlamsız kılıyordu. Yağmur’un iyi olduğundan emin olması gerekiyordu. Hemen telefona sarıldı.

“Canım günaydın.”

“Günaydın.” Sesi uyku mahmuruydu. Bülent hemen saate baktı ve daha saatin sabah sekiz yirmi olduğunu gördü.

“Şey.... özür dilerim. Uyandırmak istememiştim.”

“Canım hem sabah erkenden arayıp hem de uyandırmamayı nasıl olur da istersin?” Sesinde ufak bir alay tınısı vardı. çaktırmadan güldüğü fark ediliyordu. Bülent de ister istemez gülmeye başladı.

“Sesini duymam gerekiyordu. Buluşunca anlatırım. Aslında gittikçe aptalca gelmeye başlıyor. Sahilde buluşuyorduk dimi bu gün?” ve bir anda rahatlayan sinirleri yine gerilmişti.

“Evet canım. Kalabalık bir yer olmasın mümkünse biraz kafa dinleyelim. Hem maden erkenden uyandık erken buluşalım. Gidelim bi çay bahçesinde simit çay yapalım nedersin?”

“Olur.” Sesini titretmemeyi başardı. Soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Bülent, bunun sadece bir rüya olduğunu, gerçekte olacak herhangi bir şeyler bağının olmayacağını kendine hatırlattı. Yine de Yağmur’u karşısında kanlı canlı görene kadar tedirginliğini üstünden atamadı. Bir kez gözlerine baktığında, kokusunu aldığından tüm korku ve endişeleri yok oldu.

Bülent, Yağmur’u dikkatle izliyordu. Herzamanki cıvıl cıvıl, hayat dolu haline yakın davransa da bunun bir kısmının rol olduğunu anlamıştı. Her ne kadar keder taşıyabilecek bir karakteri olmasa da yine de yakın bir arkadaşını kaybetmişti ve Bülent muhabbetlerinden hatırladığı kadarıyla Yağmur’un fazla arkadaşı yoktu. Genellikle yalnız bir hayat geçirmişti. Ailesi yönünden de şanslı değildi. Yetiştirme yurdunda büyümüştü. Gerçi bunun onu sıkmasına da izin vermezdi. Yetiştirme yurdunda büyüdüğünü Bülent’e söylerken “Kaynana derdiyle uğraşmayacaksın.” diyebilecek kadar rahattı..

Bir süre sahilde dolaştılar. Taaki bir simitçiyle karşılaşıp simit kokusuyla ne kadar acıktıklarını fark edene kadar. Simitlerini alıp manzaranın tadını çıkarabilecekleri bir çay bahçesi seçtiler. Sıcak çaylarını yudumlarlarken  bir yandan da simitlerini kemiriyorlardı. Manzara, acıkmış olmaları ve birlikte oldukları gerçeği o anda yedikleri kayış gibi simidi şu ana kadar yedikleri en lezzetli şeylerden biri gibi hissetmelerini sağlıyordu. Kahvaltılarını bitirince bir süre sessiz oturdular. Sonra yağmur Mp3 çalarını çıkardı ve manzaraya dalar giderlerken müzik dinlemeye başladılar.

Sadece kısa bir süre için müzik dinleyebildiler. Bir anda ses kesildi. Yağmur cihazı eline aldı ekranına boş gözlerle bakmaya başladı.

“Ama nasıl ya?”

“Canım ne oldu? Şarjı mı bitti?”

“Hayır yazıları öylece donmuş kalmış.”

Bülent cihazı yarım saat kadar kurcaladıktan sonra teslim oldu. Elektronik aletler konusundaki bilgisi onu yarı yolda bırakmıştı. Gerçi yanında gerekli aletleri varken işi çözebileceğini düşünüyordu.

“Üzülme canım bir iki güne eskisi gibi yaparım ben bunu..” Bir süre cevap alamayınca başını kaldırdı O mavi mücevherlerden yaşların aktığını farketti.

“Canım bu kadar üzülme. Tamir ederim, olmadı yenisini alırız. Yeterki moralini bozma.” dedi Bülent ve dediği anda saçmaladığını fark etti. Sadece bir şeyler birikmiş bu da taşıran damla olmuştu. Ancak o zaman kızın aslında içindekileri dışına yansıtmamak için sabahtan beri ne kadar çabaladığını fark etti. Bir anda içi burkuldu. Usulca kıza sarıldı ve istediği kadar ağlaması için bekledi.

“Teşekkür ederim.” dedi Yağmur boğuk bir sesle yaklaşık yirmi dakika sonra. Ancak o zaman Bülent’in kollarından başını kaldırmıştı. Ağlamaktan kızarmış gözleri, ıslak yanaklarıyla yine de çok sevimliydi. Bülent ister istemez gülümsedi. Yağmur da gülümsüyordu. Hala gülümsemesinde bir burukluk vardı ama yine de daha içtendi.

Bülent, sağ eliyle Yağmur’un göz yaşlarını sildi, yanağına yapışmış saçları kulağının arkasına itti, çenesinin altından tuttu ve nazikçe dudaklarına bir öpücük kondurdu.

            Daha fazla oturmak istemedikleri için yürümeye başladılar. Yağmur baştan daha iyi olsa da yürüdükçe gerilmeye başladı. Arada sırada tedirgin bir şekilde arkasına bakıyordu. Bülent yavaş yavaş ne olduğunu anlamaya başladı. Kendi paranoyaları yüzeye yaklaşmaya başlamıştı.

Etrafta bir sürü insan vardı. Tek başına gezenler, topluca muhabette edenler, çiftler... Cep telefonuyla konuşan o kadar çok kişi vardı ki! Eskiden telsizler olurdu, onları ufaltmaya çalışırlardı ama her zaman bir şekilde fark edilebilirlerdi. Ama artık herkeste cep telefonu vardı ve herkes istediği anda istediği herkezle görüşebilirdi.

Bir an içlerinden birini o bardaki güneş gözlüklü adama benzetti. Gözlükleri yoktu ve üzerinde eşorfman takımı vardı. Hafif tempoda koşuyordu.

Belki de sadece benzetiyorum. Kesinlikle öyle olmalı. Gerçekten birileri takip ediyorsa bu durumda daha dün o kadar yaklaşıp kendini fark ettiren birisi bu gün yine bu kadar yaklaşmazdı. Fark edileceğini bilirdi.

Belki de takip etmiyordu sadece tesadüftü.

Ya tesadüf ya da benzetiyor. En mantıklısı bu.

Ya onu takip edenler böyle düşünmemii istiyorlarsa? Yani bu kadar bariz takil etmeyeceklerini düşünmemi istiyorlarsa?

Kendi korkularıyla boğuşurken bir anda göz ucuyla Yağmur’a baktı. Kızın gözlerinde korkuyu gördü. Herşeyi unuttu.Yavaşça kolunu beline doladı ve kendisine yaklaştırdı. Kızın şaşkın gözleri hemen kendisininkilere kilitlendi.

            “Endişelenecek bir şey yok. Kimse bizi takip etmiyor.” Kızların gözlerinden aldığı cesaret kendi korkularını ezmesini sağladı. Sesindeki güven o kadar barizdi ki etkilememesi mümkün değildi. Yağmur bir an için daha da çok şaşırdı, sonra biraz olsun rahatladı ve gülümsedi.

“Şey... haklısın sanırım bazen hayal gücüm biraz fazla çalışıyor.” Suçlu suçlu alt dudağını ısırdı. Bir an kendi kendine düşünüyormuş gibi gözleri daldı sonra  “Neyse yine de artık yurda dönsem iyi olacak. Finaller yaklaşıyor.” dedi.

“Peki ama bana söz ver. Kendini boşa stres etmeyeceksin. Sınavlarından başka bir şeyi düşünmeyeceksin. En ufak bir tedirginlik hissedersen beni arayacaksın. Tamam mı?”

“Peki. Ama sadece sınavlarımı düşünmek konusunda söz veremem. Arada seni de düşünebilirim.” Kız tüm sevimliliğiyle gülümsedi ve göz kırptı. Bülent’in yüzüne bir gülümseme yayılıyordu ki kız onu tutkuyla öptü. Başka bir söz söylemeden seri adımlarla bir sokakta kayboldu.

            Bülent bu ani ayrılıştan çok hoşlanmasa da en azından moralini biraz düzeltmiş olmaktan mutluydu. Bir an için sabahtan beri geçirdiği vakti düşündü ve aslında Yağmur’la tanışmadan önce gerçek mutluluğun ne olduğunu bilmediğini fark etti.

            “Kimlik göreyim genç.” Tehditkar ve sert bir ses onu daldığı düşüncelerden uyandırdı. Etrafına hızlıca bir bakındı ve Yiğit’le burun buruna geldi. Arkadaşı yüzünde büyük bir sırıtışla ona bakıyordu. Bülent’in de yüzündeki sırıtış daha da yayıldı yavaşça.

            “Hayrola ne işin var buralarda?”

            “Geziyordum. Güneşli bir tatil günü... Burası senin özel mülkün değil sonuçta.”

            “Bahse girer misin?”

            “Bilmediğim bir şey mi var? Unutulmuş bir akrabadan büyük bir miras, piyango falan?”

            “Yok sadece sabahtan beri Yağmur’la birlikteyiz. Kendimi buraların sahibi gibi hissettim bir an.”

            “Ooooo sen uçmuşun arkadaş. Yine kaçırdım tanışma fırsatını değil mi?”

            “Sizi bir türlü bir araya getiremedim. Söz en kısa zamanda tanıştırıcam.”

            “Bilemiyorum artık beklenti büyük. Meraklandırdın beni iyice. Seni bu kadar aklından eden kızı tanımak isterim.”

            “Söz ilk fırsatta. Ben de eve kaçayım yavaş yavaş. Yapacağım bir iki işim var.” Bir yandan da cebinde Yağmur’un mp3 çaları ile oynuyordu. Tamir etmek ve kızı biraz olsun mutlu etmek için sabırsızlanıyordu.

            “Tamam ben seni çok tutmayayım. Hadi sonra görüşürüz.”

            Bülent bildiği en kısa yoldan evine gitti. Eve vardığında saatlerce mp3 çalar üzerinde çalıştı. Evdeki aletlerin yetmediğine karar verdi. İşte deneyecekti. Yorgun ama mutlu, zihninde Yağmur’la geçirdiği huzurlu ve mutlu günün anısıyla uykuya daldı.

            Rüyasında yine Yağmur’u ölürken gördü. Bu kez bir trafik kazasında ölüyordu. Bu kez uyanmadı. Sabah uyadığında rüyasını hatırlamasa da garip bir huzursuzluk hissetti. Bu kez kızı aramak için öğleyi bekledi.

Editor eleştirisi

4. Bölüm

Genel Puan: 
 
7.3
Senaryo & Kurgu:
 
7.0
Özgünlük:
 
7.0
Yazın Kalitesi:
 
7.0
Akıcılık:
 
8.0
Bu eleştiriyi beğendiniz mi?
Yes No
Toplam 0 kişiden 0 tanesi bu eleştiriyi beğendi
Keyifli okumalar...
 
 


Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Eleştiri yazmak için lütfen giriş yapın.
Genel Puan: 
 
4.8
Senaryo & Kurgu:
 
6.0   (1)
Özgünlük:
 
3.0   (1)
Yazın Kalitesi:
 
3.0   (1)
Akıcılık:
 
7.0   (1)
 
 

En vasat bölüm

Genel Puan: 
 
4.8
Senaryo & Kurgu:
 
6.0
Özgünlük:
 
3.0
Yazın Kalitesi:
 
3.0
Akıcılık:
 
7.0
Bu eleştiriyi beğendiniz mi?
Yes No
Toplam 0 kişiden 0 tanesi bu eleştiriyi beğendi

hep çay bahçesi-klişe.
Meriç ya ben öyle rüyalar görmüyorum. benimkiler hep karışık olurlar :) ve her zaman gariplik vardır :) bak Agatha Christie on küçük zenci (orada dc. Armstrong 'un rüya tasvirine bak; ne demek istediğimi anlarsın. gene akıcılık hatası: gerilimli durumlarda yorumlarını olaylardan önce yap (yani bence :) )
örnek;
"...Sahilde buluşuyorduk dimi bu gün?” ve bir anda rahatlayan sinirleri yine gerilmişti. Yerine bence; Bir anda rahatlayan sinirleri tekrar gerilerek sordu; "...Sahilde buluşuyorduk dimi bu gün?” olsa bence daha iyi olur. bu arada evet o "dimi" ye de taktım ;) yani çok mu zor değil mi? diye yazmak :(
"çay simit yapmak" bak bunu eleştirmiyorum :) çünkü bunlar meriçin değil yağmurun sözleri ;) ve bu sözler yağmurun okuyucu da karakterinin şekillenmesini sağlıyor :) (manik depresif kızdan; rahat bir kıza geçiş dönemi. bu arada kimse arkadaşının ölümünü bu kadar çabuk atlatamaz. eğer ölümünün bir parçası değilse :) )
"taaki" ne demek :)fare mi bunlar simiti kemiriyorlar :) şu şekilde olsa;) o kadar açtıklar ki fare gibi simitlerini kemiriyorlardı. en azından bir kişileştirme olurdu (ya kişileştirme değildi bunun adı; tam tersi insana hayvan özeliği verme :) 7 sene geçti tabi liseden :( )
kızın mp3 ü bozulunca ağladığı kısma gelince; bak kız içine atmış bekleyip yorum yapsaydın diyeceksin şimdi ama en yakın arkadaşının ölmesi düşünülünce bu bile az bence
"herkezle"; "takil" vs. yazdıklarını okumuyor musun :(
Yağmur pat diye gitti ve yiğit geldi.. dikkat çekici :)(ikinci kez oluyor değilmi:) tesadüf değil tabi :)

imla hataları hat safhada :( gerilim düştü. akıcılık yavaş, özgünlük ortalarda bence en vasat bölüm bu kısımdı :(


 
 

Üye Girişi