Hayatımızda önemli ya da önemsiz pek çok şey olur ve biz gözümüzün önünde olsa dahi pek çok şeyi fark etmeyiz. Fark ettiklerimizin de büyük bir kısmının önemini kavrayamayız. Hatta bazen önemli olduğunu fark ettiğimizi sandığımız olayların bile öneminin gerçek boyutlarını kaçırırız.
Genç adam, rahatsızdı. En yakın arkadaşıyla birlikte, sık sık geldikleri bu barda rahatsız olmasının iyi bir nedeni vardı. Son iki haftadır tüm hayatını alt üst eden kızı dostum diyebileceği tek insanla tanıştırmak istemişti. Sonuç; iki buçuk saatlik bir bekleyiş, arkadaşına karşı mahçup bir zavallı...
Genç adamın arkadaşı pek rahatsız olmuşa benzemiyordu gerçi. Her zamanki gibi sohbet etmişler, biralarını yudumlamışlardı. Ama genç adam meraklanmıştı. Yağmur şu ana kadar hiç bir buluşmaya geç kalmamıştı ve telefonuna da ulaşılamıyordu. Endişe artık iyiden iyiye içini kemirmeye başlamıştı.
“Abi ben kaçar. Ufak bir iki işim var.” dedi Yiğit birasının son yudumunu da içtikten sonra. Esmer tenli, siyah saçlı bu genç komiser üzerindeki rahat kıyafetlerle uyumlu bir karaktere sahipti. Genellikle etrafındaki hiç bir şeyi kafasına takmaz görünür, kendi hayatını yaşardı. Gerçi mesleğini önemsiyordu ve görev başındayken tüm bu rahat karakterinden sıyrılırdı. Karakoldan hemen hemen kimse, yakın arkadaşları hariç, onu böyle paçavra kıyafetlerle bira içerken hayal bile edemezdi.
Genç adam bir an üstünden bir yük kalkmış gibi hissetti. Neden böyle bir rahatlama hissettiğinden emin değildi ama inkar edilebilir gibi de değildi. Kız arkadaşının arkadaşları tarafından onaylanmayacağını kafasına takıyor olmalıydı. Bu kendisine itiraf etmekten hoşlanmadığı bir düşünceydi. Hemen aklından kovdu.
“Kusura bakma. Neden geç kaldı bilmiyorum.”
“Merak etme. Vardır bir sebebi. Başka sefere artık.” dedi ağır ağır toparlanırken. “Tabi kız sana o kadar uzun katlanabilirse.” diye ekledi çabucak alaylı bir şekilde.
“Kıskanmana gerek yok tamam mı? Ben ikinize de yeterim.”
Ufak şakalaşmalar eşliğinde vedalaştılar.
Genç adam, arkadaşının hesabın kendine düşen kısmını ödeyerek çıkışını izledi. Sıkıntıyla bir iç geçirdi. Telefonunu tekrar eline aldı. Tekrar aramak için numarayı listeden seçiyordu ki telefonu çalmaya başladı. Arayan Yağmur’du. Hemen telefonu açtı. Kızmıştı ve endişelenmişti.
“Canım neredesin?” Sesinde biraz sertlik vardı.
“Çok özür dilerim.” Ağlıyordu. “Çok kötü bir şey oldu.”
Bülen bir an nefes alamadığını fark etti. Kalbi bir iki atışı kaçırdı.
“Sen iyi misin?” Kızgınlık? Kırgınlık? Sesindeki sertlik? Hepsi nereye gitmişti? Dünya nereye kaybolmuştu?
“Ben iyiyim. Yani iyi değilim ama o şekilde değil. Oraya geliyorum tamam mı? Birazdan oradayım.”
Telefon kapandı. Bülent sersemlemişti. İçi boş bi kabuk gibi hissediyordu kendini. Ani adrenalin şoku, ardından gelen rahatlamayla damarlarındaki adrenalinin çöküşü onu bir anda yormuştu. On dakika sonra Yağmur geldiğinde biraz toparlanmıştı.
Yamur ise pek iyi görünmüyordu. Gözleri kızarmış, saçları dağılmıştı. Bara girer girmez hızlı bir şekilde içeriyi gözleriyle taramış, gözleri vakit kaybetmeden Bülent’in üzerinde kilitlenmiş, hızlı adımlarla adeta koşarak üstüne atılmış, sıkıca sarılarak ağlamaya başlamıştı. Bülent o anda insanların garip bakışlarını hiç ama hiç önemsemiyordu. Telkin edercesine sevdiği kadının saçlarını okşadı yavaşça. Bir süre birlikte oturdular. Hiç konuşmadan, Yağmurun iç çekişlerinden başka bir şey ses olmadan birbirlerine sarılıp oturdular.
“O öldü.” dedi en sonunda. Biraz sakinleşmişti. “O öldü ve ben çok korkuyorum.”
“Kim öldü?” diye sordu Bülent. Sorduğu anda sorunun anlamsızlığını anlamıştı. Yağmur’un hayatındaki çok az kişiyi tanıyordu.
“Pınar. Eğer daha bu sabah o kadar tedirgin olmasaydı kaza sonucu öldüğüne inanabilirdim.” Sesi iyice kısılmıştı. Başını ağır ağır kaldırdı ve kızarmış, ıslak gözleriyle etrafa bakınmaya başladı. Bülent de ne aradığını anlamak için gözlerini bu ufak, şu an için fazla kalabalık olmayan barda gezdirmeye başladı.
Tüm dekorasyon eski hanlara benzetmek adına ahşap temalıydı. Hatta istenilirse bira bile ahşap maşrapalarda getiriliyordu. Ufak pencereler içeriyi bu öğle saatinde bile çok aydınlatmıyor, bu yüzden meşale süsü verilmiş lambalar yanıyordu. Masalar ufak mekandan olabildiğine çok yararlanabilmek için oldukça sıkışık bir düzende dizilmişti. Bu saatlerde pek kalabalık değil gerçi. Toplansa on kişi ya vardı ya yoktu. Bülent etrafa bakınırken bir yandan da konuşmaya devam etti.
“Nasıl bir kaza oldu?” Bu soruların ona acı vermesi muhtemeldi ancak zehri akıtıp rahatalaması gerekiyordu. İçine atarsa daha kötü olabilirdi. Bülent sevdiği bu kızı herhangi bir şekilde incitmekten hoşlanmasa da buna mecbur hissediyordu.
“Bir araba çarptı. Şöförü kalp krizi geçirmiş.” Yağmur’un yine gözleri dolmaya başladı ama etrafa bakınmaya devam etti. Birden aradığını bulmuş gibi oldu. Kısık bir sesle aceleyle ekledi: “Gidebilir miyiz?”
“Tabi” dedi Bülent. Tam bu sırada Yağmur’un gözüne neyin takıldığını gördü. Barın girişine yanındaki masada biraz irice güneş gözlükleri takmış bir adam cep telefonuyla konuşuyordu. Adam birden içten bir kahkaha attı ve önüne eğildi. Bülent’in içinde kötü bir his çöreklendi.
Vakit kaybetmeden bardan ayrıldılar.
Biraz dolaştıktan sonra Yağmur anlatmaya başladı.
“Bu sabah derse geldi. Biraz tedirgin gibiydi, hatta korkmuş. Garipti. İyi misin dedim. Önemli bir şey yok dedi. Gülümsemesi o kadar zorlamaydı ki...” Bülent soru sormaya devam etmek zorunda kalmadığı için çok rahatladı.
“Ders çıkışı, herşey bir anda oldu. Birlikte yürüyorduk. Benim bağcıklarım çözüldü. Onları bağlarken o da caddenin karşısındaki büfeden gazete alacağını söyledi. Ama karşıya varamadı.” Bülent kıza baktığında Yağmur’un yüzünün göz yaşlarıyla ıslanmış olduğunu gördü. Kalbi paramparça oldu sanki. Sahip olduğu tüm şevkatle, sokağın ortasında oldukları gerçeğini unutmaya çalışarak tüm utanma hissine karşı gelerek kız sıkı sıkı sarıldı. Yağmur, hıçkırıklarla sarsılırken onu sardı. Güvende hissetmesini istiyordu, ona biraz olsun teselli vermek istiyordu. Bir kaç dakika boyunca birbirlerine sarılmış bir şekilde, şehrin kalabalığının içinde eriyip gittiler.
* * *
“Korkmuştu dedin. Sence neden korkmuştu?” Birkaç saat sonra bir kafede, sıcak çaylarını yudumlarlarken konu bir şekilde dönüp dolaşıp aynı konuya gelmişti. Yamur daha iyi görünüyordu gerçi. Artık ağlamıyordu. İçindekini akıtmıştı.
“Bilmiyorum. Hani neredeyse bu gün öleceğini biliyor gibiydi ki bu hiç mantıklı değil.”
“Kaza olmadığını düşündüğünü söylemiştin.”
“Kafam karışıktı. Bilmiyorum. Gözlerimle gördüm. Kazaydı. Adam kalp krizi geçirmişti.”
Kısa bir süre sessizlik oldu.
“Bırak bunu ben ödeyeyim.” dedi Yağmur ve hemen çantasını karıştırmaya başladı. Bülent, daha itiraz edemeden donup kaldı. Gözleri dolmaya başladı. Genç adam bu sırada cüzdanımı çıkarmış, masaya yeteri kadar para bırakmıştı. Çantasından bir defter çıkardı. Gözlerinden sessiz yaşlar süzülürken sessizce konuştu:
“Ders notları, fotokopi için bana vermişti.”
Bülent usulca yanına geçti, defteri elinden aldı ve yanına oturdu.
“Lütfen canım, biraz sakinleş. Gel biraz hava alalım.”
Başıyla onayladı. Genç adam ayağa kalkarken o defteri alıp çantasına tıktı. Defterin içinden ufak bir kağıt parçası düştü. Hemen eğilip aldım. Kağıdın üstü sayı ve formüllerle doluydu.
“Bu defterden düştü.” dedi kağıdı uzatarak.
“Mümkün değil.” dedi kız. “Resim öğretmenliğinde okuyan birisinin bu formüllerle işi ne?”
Gerçekten de çok mantıksızdı.
Anime Filmleri
Anime OVA
Anime Serileri
Denemeler
Fantastik Edebiyat
Çizgi Roman
Batı Sineması
Uzakdoğu Sineması


